Diyarbakır Surları’nda 1932 yılında başlayan ve "şehrin hava alması" bahanesiyle yürütülen yıkım süreci, sadece resmi bir yıkımla sınırlı kalmadı. Dönemin Valisi Faiz Ergun ve yerel idarecilerin göz yummasıyla surlar, halk için adeta bedava bir "taş ocağına" dönüştürüldü.

Dönemin mülki amirlerinin "modernleşme" ve "hijyen" adı altında başlattığı dinamitli yıkımlar, kentin sadece silüetini bozmakla kalmadı; halkın da bu tarihi dokuyu kendi mülküne dahil etmesine zemin hazırladı.

Araştırmacı Mehmet Ali Abakay’ın "Tarih Kültür ve İnanç Kenti Diyarbakır" kitabındaki tespitleri, bu tarih kıyımının boyutlarını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Hava Alması Için Yıkılan Şehir Diyarbakır Surları'nın Dramı! (2)

Diyarbakır’da Ali Emiri Ortaokulu yıkılıyor: Akıbeti belli oldu!
Diyarbakır’da Ali Emiri Ortaokulu yıkılıyor: Akıbeti belli oldu!
İçeriği Görüntüle

SUR TAŞLARI EVLERE TEMEL OLDU

1932 yılındaki yıkımın ardından oluşan moloz yığınları, o dönemdeki teknik yetersizlikler bahane edilerek şehirden uzaklaştırılmadı. Bunun yerine, özellikle Dağ Kapı ve Mardin Kapı arasındaki bölgede yıkılan surların devasa bazalt taşları, vatandaşlar tarafından inşaat malzemesi olarak kullanılmaya başlandı.

Kitapta yer alan bilgilere göre, İç Kale altında kırk yılı aşkın süredir değirmen işleten bir mahalle sakini, bölgenin sağlam olduğunu ancak kerpiç evlerde oturanların zamanla surların temel taşlarını sökerek kendi yapılarında kullandıklarını ve böylece surların kalan bölümlerinin de yıkılmasına yol açtıklarını ifade ediyor.

Hava Alması Için Yıkılan Şehir Diyarbakır Surları'nın Dramı! (1)-1

"SURKONDU" GERÇEĞİ VE ULU BEDEN İHANETİ

Surlardaki tahribat sadece taş çalmakla sınırlı kalmadı. "Surkondu" adı verilen yapılar, burçların içine pencereler açarak, sur duvarlarını evin arka duvarı yaparak yükseldi. Fransız arkeolog Albert Gabriel’in 1932’deki gözlemleri, bu vurdumduymazlığın belgesi niteliğinde. Gabriel, o tarihlerde bile surların en ihtişamlı burçlarından biri olan Ulu Beden'in bir "taş ocağı" gibi kullanıldığını raporlamıştı. 1990’lı yıllara kadar devam eden bu çarpık yapılaşma, tarihi dokunun asliyetini kaybetmesine neden oldu.

RESTORASYON MU, "YENİ" İMALAT MI?

1932'den günümüze kadar gelen bu tahribat sürecinin ardından, 2020’li yıllarda başlatılan "Surlarda Diriliş" projesiyle geniş kapsamlı restorasyon çalışmaları yürütülüyor. Ancak 2024 yılı itibarıyla gelinen nokta, uzmanlar ve duyarlı vatandaşlar tarafından eleştirilmeye devam ediyor.

Diyarbakır’ın binlerce yıllık yaşanmışlığını taşıyan o kararmış, el işçiliği bazalt taşların yerine; fabrikasyon usulüyle kesilmiş, pürüzsüz ve "yeni" görünümlü taşların kullanılması, surların ruhunu zedeliyor. Yapılan müdahaleler, tarihi bir yapıyı onarmaktan ziyade modern bir "inşaat" görüntüsü veriyor. Özellikle Dağ Kapı burcundaki onarımın yıllarca sürmesi ve ortaya çıkan sonucun "ucube" olarak nitelendirilmesi, restorasyonların bilimsel ve estetik kaygılardan çok "ihale şartnamesini yerine getirme" odaklı olduğu şüphesini güçlendiriyor.

TARİHİ DOKU FABRİKASYONA KURBAN EDİLMESİN

Bugün Sur içinde sıvası dökülmüş bir evin temelinde gördüğünüz o büyük bazalt blok, aslında bin yıllık bir burcun parçası olabilir. 1932’de bir valinin emriyle başlayan yıkım, bugün "onarım" adı altında estetik bir yıkıma dönüşmemeli.

Diyarbakır halkı ve yetkililer, surları sadece bir taş yığını değil, şehrin kimliği olarak görmeli ve restorasyonlarda fabrikasyon imalat yerine, orijinal dokuya sadık kalan bir anlayış benimsemelidir.

Aksi takdirde, Albert Gabriel’in 92 yıl önce durdurduğu yıkım, modern yöntemlerle sessizce tamamlanmış olacaktır.

Muhabir: Servet TURSUN