12 Şubat 1999'da Magazin Gazetecileri Derneği'nin ödül töreninde Ahmet Kaya'nın Kürtçe şarkı söyleyeceğini açıklaması üzerine salonda büyük protesto yaşandı. Kaya ve eşi Gülten Kaya'nın masasına çatal, bıçak ve tabaklar fırlatılırken, Serdar Ortaç'ın seslendirdiği 10. Yıl Marşı da gecenin hafızalara kazınan anlarından biri oldu.
Bu gecenin ardından Ahmet Kaya hakkında hemen davalar açıldı ve dönemin medyasında ağır manşetlerle linç kampanyası devam ettirildi. Yoğun baskılar sonrası Ahmet Kaya, Türkiye'yi terk ederek Fransa'ya yerleşmek zorunda kaldı. Yaklaşık 1,5 yıl sonra, 16 Kasım 2000'de Paris'te kalp krizi geçirerek sürgünde yaşamını yitirdi.
Türkiye'nin yakın tarihine damga vuran o gecede Diyarbakırlı şarkıcı Mahsun Kırmızıgül de salonda bulunan isimler arasındaydı. O günden bu yana geceye ilişkin tartışmaların ve sert eleştirilerin odağında kalan Kırmızıgül, yıllar sonra yaşananlara ilişkin sessizliğini bozdu. Gazeteci Nurettin Soydan'ın Ekim 2026'da Mahsun Kırmızıgül ile gerçekleştirdiği röportajla yeniden gündeme gelen olayda Kırmızıgül, yıllardır içinde taşıdığı pişmanlığı dile getirdi. Ahmet Kaya ve sevenlerinden özür niteliğinde bir mektubu kamuoyuyla paylaşmaya hazırlandığını açıkladı.
Magainci.com yazarı Nurettin Soydan, “N. Soydan'la Randevu” başlıklı köşesinde Mahsun Kırmızıgül ile gerçekleştirdiği röportajı kaleme aldı. Soydan, Kırmızıgül'ün Ahmet Kaya gecesine ilişkin açıklamalarını ve kamuoyuyla paylaşmaya hazırlandığı mektubun detaylarını aktardı.

Soydan'ın yazısında ilgili bölüm şu şekilde yer aldı:
“…YIKILMADI HEP AYAKTA AMA AHMET KAYA OLAYI İÇİNDE HEP YARA OLARAK KALACAK! İŞTE NEDENLERİ!
Mahsun’un, 12 yaşında başlayan, 20’li yaşlarda “Alem Buysa” ile zirvedekilere meydan okuyan şöhret yolcuğuna tanıklık yapan gazetecilerden bir gruptuk.
Biraz önce, müzikte, sinemada, sahnelerde yaptıklarını gururla anlatan o neşeli adam gitmiş, konuşurken omuzları düşmüş bir Mahsun vardı şimdi karşımızda…
Dertliydi… Yaralıydı… Dahası sanki karalar bağlanmıştı “haksız yere karalandığı ve yaftalandığı” için üzgündü…
Ahmet Kaya, 1999 yılında MGD gecesinde “linçlenirken”, alkışlayan, sahnede şarkı söyleyip destek olmakla “yaftalanan” ve bu nedenle kalbi kırık, ama kendini anlatamamış bir garip Mahsun’ndu karşımızda duran…
Bizim sormamıza fırsat bırakmadan anlatmaya başladı Mahsun..
En büyük üzüntülerden birisi de Reha Muhtar’ın defalarca ısrarı ve anonsuyla kendini bir anda sahnede bulması olmuş. “Toy bir gencin” saflığı içinde o karede oluşunu yaşarken ne Ahmet Kaya’ya anlatabilmiş, nede öyle düşünenlere.
Anlatırken bile üzüntüsünü, hissetmemek mümkündü…
Yutkunarak, çok da kalbi parçalanarak anlattı Mahsun Kırmızıgül “O Gece”yi…
Toplumun geniş bir kesimi (özellikle Kürtler ve Ahmet Kaya fanları tarafından) “Linç grubuna” dahil edilmesini kabullenemiyordu… Haksız buluyordu…
Üzgündü kelimeler dudaklarından süzülürken…
Üzgündü çünkü, kendisini linç olayının asıl mağduru olan Ahmet Kaya’ya anlatamamış, bu fırsatı bulup, özür dileyememişti…
İLK KEZ AHMET KAYA LİNÇ GECESİNİ AÇIK AÇIK KONUŞTU….
Biz sustuk, Mahsun konuştu, “O Ahmet Kaya Linç Gecesi”ne dair…
“Paris’teyken yaptığı bir açıklama benim yüreğimi parçaladı. Türk’lerin İbo’su ve Mahsun’u varsa, Kürt’lerinde Ahmet Kaya’sı var demişti. Ben Zaza’yım, Kürt kökenliyim. Bingöl’de doğdum, ömrüm Diyarbakır’da geçti. İçim sızladı bunu okuyunca. Tamam dedim, niyetlendim gideceğim Paris’e, anlatacağım tüm samimiyetimle Ahmet Kaya’ya, helalliğini alıp rahatlamaya karar verdim. Ama bu kez şirketim, Prestij Müzik’in vergi borcu nedeniyle yurt dışına çıkamadım… Sonrası o kahreden ölüm haberi. Bunları yapma fırsatı bulamadan gitti Ahmet Abim. Ben de o gün bugündür “yanlış anlaşılmış, yanlış konumlandırılmış bir Mahsun olarak hep için için yanarım.”
KAMUOYUNA YAZDIĞI AÇIK MEKTUPLA, VİCDANLARA SESLENECEK!
20’li yaşlarda müzik dünyasında fırtınalar estirmeye başlayan, zirveye adım adım çıkan, en büyük müzik şirketlerinden birinin patronu olan… Prestij batınca ceketini alıp çıkan, “Doğulu bir Türkücü ne anlar sinemadan” diyenlere inat, ‘Beyaz Melek’lerle, ‘Güneşi Gördüm’ ile New York’ta Beş Minare filmleriyle, böyle düşünenlere şapka çıkartan adamdı Mahsun…
“Alem Buysa Kral Benim” diye efelenen… Her düştüğünde, her vurgun yediğinde ve borç batağında yüzdüğünde bile “Yıkılmadım Ayaktayım” diyen Mahsun Kırmızıgül’ün bir yanı “hala içten kırılgan, çok ama çok üzgündü”…
Neden mi?
Ahmet Kaya konusunda “yaftalandığı” için…
Duygularını yazıya dökmüş…
Eli kulağında, bugün veya yarın Ahmet Kaya Linç gecesiyle ilgili, kamuoyuna bir mektup açıklayacak….
Mektubu okudum satır satır… Duygu dolu… Özeleştiri mahiyetinde…
Onu “mahkum edenler”, zaman aşımına uğramıştır diyerek, Mahsun Kırmızıgül’ün bu özeleştirisini dikkate alıp affeder mi?
Umarım ederlerde Mahsun Kırmızıgül’de, sırtındaki “vicdan yükünü”, tarihin zaman yolculuğuna bırakır…
MAHSUN’A KESİLEN FATURA ÇOK AĞIR..
“Hepiniz Oradaydınız”dan….
“Kimler, kimleri affetmedi ki”ye döner mi zamanla…
Açık mektup, toplumsal vicdanın “af’fına dönüşür mü?
“Masum’du aslında “O Gece’nin Mahsun’u” dedirtir mi?
Neden olmasın, neler gördük biz!
Mevsim Sonbahar… Bütün hikayelerin başladığı ve sonlandığı aylar…
Rüzgar sert, ortalık seller sular götürse de…
Toplumsal politik hava ve ortam buna müsait…
Ahmet Kaya gecesini yaşayan, Ahmet Kaya’ya olaylar sırasında kalkan olanlardan biri olarak, Mahsun’a dair fikrim şu.
Olayları sözlü, fiziki, çatallı, kaşıklı şiddete başvuranlardan biri olmadı Mahsun…
Genç olması, muhakeme yeteneğinin bence yetersiz olması nedeniyle salondakilerin “rüzgarına kapıldı”.
Dahası, sahnede Reha Muhtar gibi bir “reyting canavarı” elinde mikrofonla defalarca sizi anons ediyorsa… Yılların sanatçı ablaları, abileri sahnede koroyu oluşturmuşsa…
Mahsun Kırmızıgül’ün bu “emrivakiye” hayır demesi çok, çok zordu…
Bir de masasındaki rahmetli Hilmi Topaloğlu, Adnan Şenses gibi büyükleri “Hadi Mahsun” diyerek “iteklemişse”…
Mahsun, istese de istemesede kendini sahnede buldu o gce.
Benim de kanaatim Mahsun Kırmızıgül’e kesilen fatura çok ağır.
Kalben, Affola!
Giden gitmiştir, tüm saygımızla Rahmet ola…
Kalanlarda bizimdir, Mahsun’larda affola, dileğimizdir.
Bakalım, zaman ne gösterecek…
Yaşayıp göreceğiz…”





