İslam’a göre hasta ziyaretinin önemi ve fazileti nedir?-2
MÜSLÜMANIN MÜSLÜMAN ÜZERİNDEKİ HAKKI BEŞTİR
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastayı ziyâret etmek, cenâzeye iştirâk etmek, dâvete icâbet etmek, aksırana «Yerhamukellah: Allah sana merhamet eylesin!» demek.” (Buhârî, Cenâiz, 2; Müslim, Selâm, 4)
Hastaları ziyâret etmek, fazîletli bir amel-i sâlihtir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hasta ziyâretinin fazîletini şu hadîs-i şerîfleriyle beyan buyurmuştur:
“Bir insan, bir hastanın hâlini hatırını sormaya gider veya Allah için sevdiği bir kişiyi ziyâret ederse, ona bir melek şöyle seslenir:
«Sana ne mutlu! Güzel bir yolculuk yaptın. Kendine cennette barınak hazırladın!»” (Tirmizî, Birr, 64/2008; İbn-i Mâce, Cenâiz, 2)
“Hasta ziyâretinde bulunan kimse, dönünceye kadar cennet yolundadır.” (Müslim, Birr, 39)
“Bir müslüman, hasta bir müslüman kardeşini ziyârete gittiğinde, dönünceye kadar cennet hurfesi içindedir.”
“–Ey Allâh’ın Rasûlü, cennet hurfesi nedir?” diye sorulunca da:
“–Cennet yemişidir.” buyurdular. (Müslim, Birr, 40-42)
Bu mühim vazîfeyi ihmâl etmek ise, müslüman için büyük bir kayıp ve ağır bir mes’ûliyettir. Peygamber Efendimiz bunu şöyle haber verir:
“Allah Teâlâ, kıyâmet gününde şöyle buyurur:
«–Ey Âdemoğlu! Hastalandım, Ben’i ziyâret etmedin!»
Âdemoğlu:
«–Sen Âlemlerin Rabbi iken ben Sen’i nasıl ziyâret edebilirdim?» der.
Allah Teâlâ:
«–Falan kulum hastalandı, ziyâretine gitmedin. Onu ziyâret etseydin, Ben’i onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun?” buyurur...” (Müslim, Birr, 43)
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hastanın yaptığı duânın meleklerin duâsı gibi olduğunu bildirmiş[1] ve:
“Hastayı ziyâret edin ve ondan size duâ edivermesini isteyin. Zîrâ hastanın duâsı makbuldür. Günâhı da affedilir.” buyurmuştur. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 57)
Hastanın yanında ümitvâr olunmalı ve Efendimiz’in şu tavsiyesine uyulmalıdır:
“Hasta veya ölünün başında bulunduğunuz zaman güzel sözler söyleyiniz. Zîrâ melekler sizin duâlarınıza âmîn derler.” (Müslim, Cenâiz, 6; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 15)
Şayet hasta ölmek üzere ise, ona; “Lâ ilâhe illallah” diyerek telkinde bulunulmalıdır.[2] Fakat bu hususta hastayı zorlamak veya Kelime-i Tevhîd’i söylemesi için ısrarcı olmak da doğru değildir. Zîrâ sıkıntılı ânında hastayı kızdırarak “Lâ ilâhe illallah” demeden ölmesine sebep olunur ki, bu da en büyük felâketlerden biridir.
Ayrıca hasta ziyâreti kısa tutulmalı, bir ihtiyacı varsa seve seve yerine getirilmelidir.
Fazîlet Tabloları
İslam’da Hasta Ziyaretinin Önemi
Âlemlerin Sultânı Efendimiz, hasta ve dertlileri ziyâret edip ihtiyaçlarıyla meşgul olmaya husûsî bir îtinâ göstermiş, ashâbını da bu istikâmette teşvik ve terbiye etmiştir.
Selman -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ensâr’dan bir hastayı ziyâret etti. Elini alnına koydu ve:
«–Kendini nasıl hissediyorsun?» diye sordu. Hasta, Efendimiz’e cevap vermedi.
«–Yâ Rasûlallah! O Siz’i fark etmedi.» dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
«–Öyleyse onunla beni başbaşa bırakın!» buyurdu. İnsanlar dışarı çıktı. Allah Rasûlü elini hastanın alnından kaldırdı. Hasta, elini tekrar koy, diye işâret etti. Sonra Efendimiz:
«–Ey filân, kendini nasıl hissediyorsun?» buyurdu. Hasta:
«–İyi hissediyorum. Yanıma biri siyah diğeri beyaz iki kişi geldi.» cevâbını verdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Hangisi sana daha yakın?» buyurdu. Hasta:
«–Siyah olan daha yakın.» dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:
«–Öyleyse iyilik az, kötülük çok.» buyurdu. Hasta:
«–Yâ Rasûlallah! Duâ buyurun da istifâde edeyim!» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; «Allâh’ım! Çoğunu bağışla, azını tamamla!» diye duâ etti. Sonra Nebiyy-i Ekrem Efendimiz:
«–Ne görüyorsun?» buyurdu. Hasta:
«–Anam-babam Sana fedâ olsun, hayır görüyorum. İyilikler çoğalıyor, kötülükler de azalıyor. Siyah da benden uzaklaştı.» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Hangi amelin sana daha çok sâhip çıkıyor?» diye sordu. Hasta:
«–Ben hayattayken su dağıtırdım…» cevâbını verdi.” (Heysemî, II, 322, 324)