Günümüzde sosyal medyanın veya siyasi tartışmaların sığ sularında en çok boğulan konuların başında tarih geliyor. Özellikle kadim şehirlerin isimleri, çoğu zaman tarihsel birer emanet olmaktan çıkarılıp ideolojik birer silaha dönüştürülüyor.

Oysa Yukarı Mezopotamya’nın kalbi, Dicle’nin sağ yakasındaki o bazalt plato üzerinde yükselen bu kadim şehrin isimleri; bir ayrışmanın değil, medeniyetlerin geçiş güzergâhının ve muazzam bir kültürel mozaiğin özetidir.

Asur tabletlerinden İrani göçlere: Amedi ve Amed
Şehrin isim tarihini araladığımızda karşımıza çıkan ilk kesin ve yazılı veri, MÖ 2. binyılın sonlarına dayanır. Semitik kökenli Aramiler bölgeye yerleştiğinde, kent Yeni Asur çivi yazılı yıllıklarında ilk kez "Amedi" veya "Amidu" olarak kayda geçmiştir. Şehrin sarp bazalt kayalıklar üzerinde doğal bir koruma sağlaması nedeniyle bu isim, Semitik dillerde "dayanak", "sütun" veya "yüksek kale" anlamı taşıyordu. Amedi, aynı zamanda dönemin bağımsız Arami devleti olan Bit-Zamani krallığının da askeri başkentiydi.

MÖ 612'de Asur hegemonyasının yıkılmasıyla bölgenin idaresi ve demografisi Hint-İran dilleri konuşan Med İmparatorluğu'nun kontrolüne girmeye başladı. Bu süreçte "Amedi" ismi, bölgeye yerleşen İrani kabilelerin (günümüz Kürtlerinin ataları) hançeresinde doğal bir fonetik evrimle "Amed" halini aldı. Etimolojik olarak bu ismin "Medlerin yeri" veya tüccar ve orduların "toplanma, geliş karargâhı" anlamına geldiği kabul edilmektedir.

Roma Surları ve inancın sesi: Amida ve Omid
Bölge, Roma İmparatorluğu döneminde Sasanilere karşı doğu sınırının en kritik karakolu haline geldi. Şehri o meşhur siyah bazalt taşlarıyla çepeçevre saran Romalılar, bu dehşet verici garnizona kentin eski isminin Greko-Romen uyarlaması olan "Amida" adını verdiler.

Aynı dönemlerde kent, sadece askerlerin değil, inançların da kesişim noktasıydı. Şehrin yerel kadim halkı olan Süryaniler, kenti Süryani alfabesiyle "Āmīd", günlük dildeki fonetik yumuşamayla ise "Omid" olarak telaffuz ediyordu. Hatta Omid kelimesi Farsçada "umut" anlamına geliyor ve diller arası şiirsel bir bağ kuruyordu. Kente 7. yüzyılda İslam ordularının fethinin ardından yerleşen Arap "Bekr" (Banu Bakr) kabilesi dolayısıyla "Diyar-ı Bekr" (Bekr kabilesinin yurdu) denmeye başlandığında bile Süryaniler, tarihi Meryem Ana Kilisesi'nden ilhamla kentin adının "Kutsal Bakire Kilisesi" anlamına gelen "Dayrul Bikr" olduğunu savunarak muazzam bir kültürel hafıza direnişi göstermişlerdir.

Osmanlı’nın Kara Âmid'inden Cumhuriyetin Diyarbakır'ına
Osmanlı İmparatorluğu devrine geldiğimizde ise o görkemli surlar kente yeni bir kimlik ve lakap daha kazandırdı. Evliya Çelebi'nin de seyahatnamesinde aktardığı üzere, kent halk ve askerler arasında heybetli görünümünden dolayı "Kara Âmid" olarak şöhret buldu.
1937 yılına gelindiğinde ise Atatürk’ün kente yaptığı ziyaret ve Ergani bakır madenlerinden aldığı ilhamla kentin ismi, Türkçe "Bakır Diyarı" anlamına gelen "Diyarbakır" olarak resmileştirildi.
Tarihin Bize Söylediği...

Bugün dijital ortamlarda kentin tarihini tek bir etnik kökene indirgeyip, tarihi kendi politik ajandalarına göre eğip bükenlere verilecek en güzel cevap; bizzat o tarihi belgelerin ve Osmanlı arşivlerinin kendisidir. Nitekim duayen tarihçilerin de 16. yüzyıl Osmanlı Tahrir Defterlerine dayanarak sıkça vurguladığı gibi; bu şehir tarih boyunca Kürtlerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Arapların ve Türkmenlerin bir arada yaşadığı eşsiz bir Mezopotamya mozaiğidir.

Amedi, Amed, Omid, Amida, Diyar-ı Bekr, Kara Âmid ve Diyarbakır... Bu isimlerin hiçbiri diğerinin düşmanı değil; aksine, bu yorgun ama mağrur coğrafyanın tarihsel zenginliğinin ortak mirasıdır. Kentin ruhunu sığ sloganlara hapsetmek yerine, o siyah taşlara kazınmış binlerce yıllık hikâyeye kulak vermek, tarihe ve bu şehre duyulabilecek en büyük saygıdır.