Eskiden, 2026 yılına geldiğimizde uçan arabalarla gökyüzünde süzüleceğimizi, yolların pürüzsüz kaymak gibi olacağını hayal ederdik.
Gelin görün ki uçmayı bırakın, Diyarbakır sokaklarında arabayla ilerlemek bile bir hayatta kalma mücadelesine, bir nevi "Survivor" parkuruna dönüştü.
Mücadele Gazetesi’nin sadece bu yılki arşivini şöyle bir önüme koyup taradım; sayfaların yarısı yollardaki çukurlar, diğer yarısı da o çukurlara düşüp sanayi yolunu tutan, alt takımı dağıtan hemşerilerimizin haklı feryatlarından oluşuyor.
Büyükşehir miyiz, yoksa Ay yüzeyinde bir simülasyon merkezi mi, inanın artık karar veremiyorum.
Bir şehre hizmet, önce o şehrin damarları olan yollardan başlar. Ama bizim damarlar çatlamış asfaltımız köstebek yuvasına dönmüş durumda. Diclekent’ten Ofis’e, Bağlar’dan Kayapınar’a kadar direksiyon sallayan her vatandaş, adeta bir ralli pilotu reflekslerine sahip olmak zorunda.
Birçukurdan kaçarden diğerine girip lastiği patlatmak artık Diyarbakır’ın geleneği haline geldi. Acaba diyorum, yetkililer trafik kazalarını önlemek ve hız sınırını aşmayalım diye mi bu doğal "kasisleri" yollara serpiştirdi? Yoksa şehrin her mahallesinde eşzamanlı bir arkeolojik kazı çalışması başlatıldı da bizim mi haberimiz yok? Eğer niyet buysa tebrik ederim; zira her sağanak yağmurda o çukurların birer gölete dönüşmesiyle, şehre yüzlerce mini baraj ve doğal yaşam alanı da kazandırmış oldunuz!
Oto sanayi esnafı halinden memnun olabilir ve lastikçiler bu çukurlar sayesinde altın çağını yaşıyor. Ama kıt kanaat geçinip aracının vergisini, muayenesini kuruşu kuruşuna ödeyen bu halk, karanlıkta göremediği için yolda bıraktığı amortisörün, yarılan lastiğinin hesabını kime soracak?
Hizmet, kentin dört bir yanındaki billboardlara süslü laflar yazıp gülümseyen fotoğraflar asmakla olmuyor.
Kendi mahallesine, ana arterine doğru dürüst yama bile yapmaktan aciz bir yönetim anlayışı, o çukurların içinde biriken çamurlu sular kadar bulanıktır. Lafı hiç dolandırmaya, eğip bükmeye gerek yok: Bu şehrin makyajı çoktan aktı, altındaki çukurlar cascavlak ortaya çıktı.
Bizler övünerek "Diyarbakır medeniyetler beşiği" derken, arabaların yollarda beşik gibi sallanmasını kastetmemiştik. Makam odalarında rahatça oturanlar, kentin bu önemli sorununu görmezden gelenler, sıradan bir vatandaşın mütevazı arabasıyla şu şehrin sokaklarında bir turlasınlar. Zira o lüks ciplerin süspansiyonları bu utancı hissettirmiyor olabilir.
Belki o zaman, o çukura düşüp sarsıldıklarında akılları başlarına gelir ve anlarlar: Diyarbakır artık “Kadim Kent” değil, maalesef “Çukur Kent” olmuştur. Nokta.