Diyarbakır’ı anlatmak kolay değildir. Çünkü bu şehir, anlatılmayı değil, hissedilmeyi ister. Burada taş bile susmaz aslında; sadece insan, konuşmayı unutmuştur.

Surların gölgesinde büyüyen her çocuk, bir hikâyenin içine doğar. Ama o hikâye masal değildir. İçinde yarım kalmış cümleler, tamamlanmamış hayatlar, söylenememiş sözler vardır. Diyarbakır, insanına konuşmayı öğretmeden önce susmayı öğretir. Çünkü bazı şeyler burada yüksek sesle söylenmez… Sadece yaşanır.

Bu şehrin taşları siyahtır. Ama mesele rengi değildir.
Mesele, o taşların hafızasıdır.
Her biri bir şey görmüştür. Bir ayrılığı, bir kavuşmayı, bir annenin bekleyişini, bir çocuğun eksik kalan çocukluğunu… Ve belki de en çok, adaletin geciktiği anları.

Diyarbakır’da zaman farklı akar. Saatler ilerler ama bazı acılar olduğu yerde kalır. İnsan büyür, şehir değişir, sokaklar yenilenir… ama hafıza yerinde durur. Çünkü bu şehir unutmayı sevmez. Unutursa, kendinden bir parça eksileceğini bilir.

Burada insanlar güçlü görünür. Çünkü zayıf olmak lüks sayılır.
Gülmek bile bazen yarım kalır. Çünkü herkesin içinde, kimseye tam anlatamadığı bir yük vardır.

Ama bütün bunlara rağmen Diyarbakır, terk edilmez.
Çünkü bu şehir sadece bir yer değildir. Bir bağdır.

İnsanı kendine bağlayan, bazen acıyla, bazen sevdayla, ama her zaman derinlikle…
Buradan giden bile tam gidemez. Çünkü Diyarbakır, insanın sadece yaşadığı değil, içine işlediği bir yerdir.

Belki de bu yüzden en büyük sessizlik burada olur.
Çünkü herkes aynı şeyi bilir ama kimse tam olarak söyleyemez:

Bazı şehirler anlatılır…
Diyarbakır ise taşır.