Geçenlerde boynuma fotoğraf makinemi asıp Sur içini bir turlayayım dedim. Amacım vizörden bu kadim kentin binlerce yıllık asaletini yakalamaktı. Lakin objektife takılanlar, Diyarbakırlı biri olarak şu ömrümde gördüğüm en pervasız cehalet örnekleriydi.

Mücadele Gazetesi'ndeki masama dönüp çektiğim kareleri bilgisayara aktardığımda, insanın aklıyla ve vicdanıyla alay eden bu vurdumduymazlık karşısında çileden çıkmamak elde değildi. Sanki bu şehirde, asırlara meydan okuyan o koca surlara düşmanlık etmek, babadan oğula geçen genetik bir mirasa dönüşmüş! Geçmişten günümüze değişen tek şey, cehaletin kullandığı aletin şekli.

Diyarbakır Surları 'Yazı Tahtası' Oldu Kalp, Şekil, Tarih…

1932'nin Dinamitli "Hava Alma" Tiyatrosu

Dönün bir hafızalarınızı yoklayın. 1932 yılında, şehir sözde "hava alsın" diye, binlerce yıllık o devasa bazalt taşlarını dinamitlerle havaya uçurdular. Dönemin mülki amirleri "modernleşiyoruz" masalı okurken, o muazzam surlar göz göre göre bedava taş ocağına çevrildi. Ulu Beden gibi bir ihtişam, sıradan evlere temel taşı, pencerelere arka duvar oldu. "Surkondu" garabetiyle bu kentin hafızasının tam kalbine hançer sapladılar. Fransız arkeolog Albert Gabriel o gün feryat edip isyan etmeseydi, nefes alsın diye koca bir şehri boğup tarihe gömeceklerdi!

Fabrikasyon "Lego" Taşlarla Estetik Cinayet

Peki o günden bugüne bir arpa boyu yol alabildik mi? Ne gezer! O gün dinamitle yapılan kıyımın yerini, bugün "restorasyon" maskesi takmış ruhsuz müdahaleler aldı. Surların o bin yıllık el işçiliği, o acımtırak kararmış saygın yüzü kazınıyor; yerine fabrikasyon usulü kesilmiş, aslı astarı olmayan pürüzsüz "lego" taşları dikiliyor. Onarım değil, resmen estetik bir cinayet işleniyor.

Dağkapı Burcu Mu, Ergenlerin Yazı Tahtası Mı?

Bitmedi! Dedesi surun taşını söküp evine temel yapanın torunu da boş durur mu? UNESCO Dünya Mirası listesindeki o 5 buçuk kilometrelik insanlık şaheseri, şimdilerde kendini bilmezlerin "yazı tahtası" olmuş durumda. Dağkapı Burcu’nun o canım iç kısımlarına sprey boyalarla atılan imzalar, yamuk yumuk çizilmiş kalpler, derme çatma aşk ilanları, tarihler...

Yahu o taşın üstünde binlerce yıllık medeniyetlerin ayak izi var, senin o üç günlük, sivilceli ergen sevdanın o asil taşta ne işi var?

Açık ve net söylüyorum; Dağkapı Burcu’na o spreyi sıkan, o tarihi yapıları kirli bir kara tahtaya çeviren zihniyetin Diyarbakırlılıkla, bu toprağın kadim ruhuyla uzaktan yakından alakası olamaz! Bu kentin ekmeğini yiyip, suyunu içip de bu ihaneti yapanlar, köksüzlüğün ta kendisidir.

Eskiden "şehir hava alsın" diye suru yıkan cehaletle, bugün o surun bağrına sprey boyayla kalp çizen aymazlık arasında zerre miskal fark yoktur. Biri balyozla, diğeri boyayla aynı cinayeti, aynı şuursuzlukla işliyor.

Bizler bu mirası gözümüz gibi koruyup geleceğe taşıyacağımız yerde, surları sahipsiz, değersiz, dilsiz bir duvara çevirdik. Binlerce yıl o taşları rüzgar oyamadı, yağmur eritemedi, düşman yıkamadı ama bizim bu bitmek bilmeyen vefasızlığımız, o heybetli burçları içten içe çürütmeye yetti de arttı.

Yazıklar olsun bu sahipsizliğe!