Geçtiğimiz günlerde bir şirket yöneticisinin "fıkra" adı altında Kürt kadınına yönelik sarf ettiği sözleri, sadece anlık bir infial olarak görüp geçiştiremeyiz.
Bu durum, kökleri derinlere uzanan, bilinçaltına kodlanmış bir değersizleştirme ve yok sayma pratiğinin su yüzüne çıkmasından ibarettir. Her fırsatta "Türk-Kürt kardeştir" vurgusu yaptığımız bu topraklarda, bin yıldır etle tırnak gibi kaynaşmış bir toplumun bu tür talihsiz kalıplarla sınanması düşündürücüdür. Bu yüzden, kardeşliğin tesisi için öncelikle bilinçaltındaki bu "değersizleştirme" mekanizmalarını deşifre etmek önceliğimiz olmalıdır.
Mesele sadece bugünün popüler kültürü ya da sosyal medyasıyla sınırlı değil. Tarih, sadece geçmişte olup bitenlerin cansız bir dökümü değildir; aynı zamanda bugünü kimin, nasıl yöneteceğini ve kimliklerimizi nasıl inşa edeceğimizi belirleyen devasa bir kültürel alanıdır. "Geçmişi kontrol eden bugünü kontrol eder" sözü, ne yazık ki coğrafyamızda sadece teorik bir kanıt olmaktan çıkmış; yayıncılık, çeviri ve akademi masalarında kelime kelime uygulanan bir pratiğe dönüşmüştür.
Geçmişte Anadolu'nun kadim halklarından Hititlerin "Eti" sayılarak, Sümerlerin ise Orta Asya kökenli ilan edilerek kökenlerinin zorlama tezlerle tek bir potada eritilmeye çalışılması bu çabanın bir parçasıydı. Ne var ki bu kapsayıcı şemsiye inşa edilirken, bu coğrafyanın asli unsurlarından olan Kürtler uzun yıllar boyunca tarih sahnesinin dışına itilmeye çalışıldı. Hatta bir dönem, karda yürürken çıkan seslerden mülhem "Dağ Türkleri" gibi akıl ve bilim dışı iddialar resmi müfredatlarda bile kendilerine yer bulabildi.
Ancak en büyük kırılma ve sansür pratikleri, yazılı tarih mirası üzerinde yaşanıyor. Orta Çağ İslam tarihinin en büyük otoritelerinden biri, 12. yüzyılda yaşamış olan İbnü'l-Esîr'dir. Dönemin en önemli şahitlerinden biri olan bu tarihçinin el-Kâmil fi't-Tarih adlı devasa eseri, Haçlı Seferleri'ni ve Orta Doğu'nun demografisini anlamak için dünyadaki bir numaralı kaynaklar arasındadır. İbnü'l-Esîr, eserinde Kürt aşiretlerinden, onların coğrafyasından ve kurdukları devletlerden uzun uzun, dönemin doğal tarihçilik perspektifiyle bahseder.
İşte asıl vahim durum, bu dev eserin günümüzde Türkçeye çevrilmesi sürecinde patlak veriyor. İlahiyat fakültelerinden tarih bölümlerine kadar kütüphanelerin başköşesinde yer alan Türkçe çevirilerde, ciddi bir akademik tahrifat yapıldığı bağımsız araştırmacılarca ortaya kondu.
Mesele, İslam dünyasının en önemli figürlerinden biri olan, Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubî'nin ve Eyyubî hanedanının kökeniydi. İbnü'l-Esîr, Eyyubiler ile çağdaştır ve Arapça orijinal metinde Selahaddin Eyyubî'nin babası Necmeddin Eyyub ve amcasından bahsederken tartışmaya yer bırakmayan şu net cümleyi kurar:
"İkisinin soyu da Revvadi Kürtlerine dayanır. Bu hanedan Kürtlerin en soylu hanedanıdır."
Ancak Türkçe çeviriye baktığımızda karşımıza şöyle bir ifade çıkıyor: "...aslen er-Revvadiyye adlı şerefli bir kabileye mensuptur."
Bu durum basit bir "çeviri hatası" veya "anlam kayması" olarak nitelendirilemez. Metindeki "Kürt" kelimesi adeta cımbızla çekilerek yok edilmiş, Kürtlerin tarihsel süreçteki devlet kurucu vasfını belirten "hanedan" kelimesi ise sıradan bir "kabile" statüsüne indirgenmiştir.
Bu tablo, sadece bir bilimsel ahlak ihlali değil, aynı zamanda toplumun ortak hafızasına yönelik bir sansürdür. Bu sansürlü kitaplarla yetişen, tezlerini bu Türkçe metinler üzerinden inşa eden binlerce öğrenci; gerçek tarihsel bağlamdan kopuk bir tarih bilinciyle mezun olmaktadır.
Tarihi, dönemsel ideolojik kalıplara uydurmak için kesip biçebilirsiniz; ancak hakikatlerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Bugün bağımsız araştırmacılar, sosyologlar ve dijital imkânlar sayesinde orijinal el yazmaları kolayca erişilebilir hale geliyor ve sansür duvarlarında onarılmaz gedikler açılıyor. Kürt kimliğini, tarihi metinlerden "Kürt" kelimesini silerek yok edeceğini sanan zihniyet, günün sonunda kendi akademik inandırıcılığına zarar vermektedir.
Geçmişle yüzleşmek entelektüel bir cesaret ister. Çeviri masasında hile yapılarak, koca koca hanedanlıklar kabileye dönüştürülerek adil ve ortak bir gelecek inşa edilemez. O hileler, gün gelir yayıncılığın ve akademinin utanç sayfalarına silinmemek üzere kazınır; hakikat ise ait olduğu yerde, tüm berraklığıyla kalır.