Bu yazıyı, Rahmi Koç’un yapmış olduğu açıklamadan önce kaleme almıştım. Rahmi Bey’in gösterdiği bu incelikli yaklaşım, yazımda ifade ettiğim büyük kurumlar hata yaptığında anlamaya çalışmanın erdemini göstermelidir beklentimin tam karşılığı oldu. Yazımı, bu sürece dair bir 'kurumsal hafıza notu' ve bir eski çalışanın vefa mesajı olarak paylaşıyorum.
Sene 1993… 20’li yaşlarımın başında, Siemens-Kartal fabrikalarının ASI 8 bölümünde, kesintisiz güç kaynağı üretimi gibi hataya yer olmayan bir bölümün satış departmanında gencecik bir lojistik sorumlusuydum. Babamla birlikte Kocaeli Sanayi Odası ve KOSGEB çatısı altında, Vehbi Koç’un hayat hikâyesini hayranlıkla dinlediğimiz günleri dün gibi hatırlıyorum. O gün bize anlatılan sadece bir başarı öyküsü değil, bu ülkenin toprağına ve insanına duyulan derin bir saygıydı. Biz bir aileyiz vizyonunun ışığında, Koç Grubu çatısı altında çalışmak bizim için sadece bir iş değil, bir değerler bütününe ortak olmaktı.
O yıllarda maaşlarımızdan kesilip Koç Vakfı’na aktarılan tutarlar için bize emekli olduğunuzda faydasını anlarsınız denirdi. Ancak biz bugün, o kesintinin sadece bir birikim değil, bu ülkenin yarınlarına dokunan büyük bir projenin parçası olduğumuzun bir göstergesi olduğuna inanmıştık. Bugün o emeğin, o kurumsal mirasın ve Vehbi Bey'in öğrettiği insana değer verme ilkelerinin ağırlığını taşıyan eski bir çalışan olarak, derin hayal kırıklığımı paylaşmak istiyorum.
Bir kurumun büyüklüğü, sadece bilançoları ile veyahutta açtığı hastanelerin teknolojik donanımı ile ölçülemez. O devasa büyüklük, toplumun kılcal damarlarına hislerle dokunurken sergilediği davranışlarındaki naiflikle, incelikle, empatiyle ve kapsayıcı dille de ölçülür. İzmir’deki bir hastane açılışında, hekimliğin o kutsal ve güvene dayalı doğasını gölgeleyen o fıkra, sadece bir kelime hatası değil; yıllarca bu topraklarda yaşayan insanların hissettiği o görünmezlik hilesi ile oluşturulan duvarların, hâlâ ne kadar kalın olduğunun bir itirafı gibiydi.
İstanbul'da doğup büyümüş, aslen bir Eskişehir’li olarak; Diyarbakır’a yerleştiğimden beri, olaylara bakış açımın ne kadar değiştiğini hayretle görüyorum. 90’larda batıdan bakıp mesafeli durduğumuz, çok renkli kültürel zenginliğimize önyargıların ötesinde barışçıl duygularla adımların atılması gerektiğini düşünüyorum. Bu topraklarda birlikte yaşadığımız insanların dertlerini sıkıntılarını anlayışla karşılayarak, birbirimizi tanıyoruz ve birlikte yaşayarak öğreniyoruz.
Bir iş insanının yaptığı o şaka, Diyarbakır’dan baktığımızda sadece bir mizah değil, bir topluluğun onuruna ve mahremiyetine yönelik bir üstten bakış olarak kodlanıyor.
Mizah, birleştirici olduğu sürece değerlidir. Ancak bir grubun kendi halini güldürü unsuru yapmak, özellikle de sağlık gibi insanın en savunmasız anını temsil eden bir alanda, hastanın kültürel kodlarını karikatürize etmek; ASI 8 bölümünde birlikte benimsediğimiz kusursuz kalite ve nezaket anlayışına yakışmıyor. Satışta müşteriyi anlamak ve ona değer katmak çok önemliydi. Toplumsal iletişimde neden bu kadar kopuk ve yaralayıcı bir dil tercih ediliyor?
Bazı kesimler, bu şaka fıkra tarzı mizahın başka bölgeler veya gruplar için de yapıldığını ve bunun tamamen normal olduğunu savunabilir. Ancak şunu göz ardı etmemek gerekir. Tarihinde ötekileştirilmiş veya mesafeli durulmuş bir topluluğa yönelik şaka, birleştirmek yerine mevcut yaraları derinleştirir. Güçlü bir kurumun ve temsilcilerinin mizah anlayışı, bizi biz yapan bizi millet kılanları malzeme yapmak yerine, herkesin onurunu gözeten bir nezaket üzerine kurulu olmalıdır.
Diyarbakır’ın taşında, toprağında insanının o Mert bakışında, vicdanıyla merhametiyle dostça; samimiyetle kurduğu bir cümle “ Başım Gözüm Üstüne” binlerce yıllık önyargıyı yıkabilir. Ancak bir fıkra ile yaratılan mesafe, güven inşasını bir anda sarsabilir. Kurumsal şirketler sadece vergi veren yerler değildir; onlar toplumsal vicdanın da aynasıdır.
Şimdi, o eski değerleri temsil eden bu büyük aileden beklenen; bir hatanın farkına varıp anlamaya çalışmanın erdemini gösterebilmektir. Çünkü bir kurum büyüdükçe, o kurumun kullandığı dilin de büyümesi gerekir.
Unutmayalım; sözün gümüş olduğu yerde, empati kurmasını bilmeliyiz.
1993’ten bugüne profesyonel yaşamının önemli bir kısmını bu disiplinle geçirmiş eski bir çalışan olarak; kurumsal mirasımızın, bu toprağın her rengine saygı duyan bir nezaketle taç olmasını bekliyorum.
**
Kurumsal büyüklük sadece finansal başarılarla değil, böyle erdemli ve onarıcı tavırlarla taşlandığında anlam kazanır. Bu özür, benim için eski bir çalışan olarak aidiyetimi tazeleyen, kurumun vicdanına dair inancımı koruyan bir duruştur.