Bugün yine Diyarbakır sokaklarını şöyle bir arşınlayayım dedim. Hani derler ya; "Şehri tanımanın yolu, tozunu yutmaktan geçer."
Biz de bu memleketin hem tozunu yuttuk hem de kahrını çektik yıllarca. Ama görüyorum ki, bazı şeyler değişse de dertlerimiz hep aynı yerde patinaj yapıyor.
Geçen gün Ofis’ten Dağkapı’ya doğru yürürken vatandaşın yüzüne şöyle bir baktım. Herkesin acelesi var, herkes bir yerlere yetişme telaşında ama yüzlerde o eski Diyarbakır’ın huzurlu tebessümü azalmış. Neden? Çünkü hayat şartları zor, geçim derdi bir yandan, şehrin bitmeyen keşmekeşi bir yandan...
TRAFİK ÇİLESİ VE SAYGI
Bakın, bu şehir büyüyor. Kayapınar almış başını gidiyor, modern binalar, geniş caddeler... Ama gelin görün ki trafik kültürü aynı hızla gelişmiyor. Arabasına binen kral kesiliyor. Yayaya yol vermek yok, sinyal vermek hak getire. Korna sesinden insanların birbirini duymadığı bir şehir olduk. Bu bize, bu kadim kente, Peygamberler ve Sahabeler şehrine yakışıyor mu? Yakışmıyor.
SUR’UN YARALARI VE TURİZM
Bir diğer meselemiz ise Sur... Tarihimiz, hafızamız orada. Yerli ve yabancı turist geliyor, ne güzel. Ama biz misafirimize ne sunuyoruz? Esnafımızın güler yüzü tamam, ciğerimizin lezzeti tamam ama fiyatlar ne durumda? Almış başını gidiyor kim kime ne yaparsa durumu…
SÖZÜN ÖZÜ
Kıymetli dostlar; Diyarbakır sahipsiz değildir. Bu şehrin sahibi biziz; esnafı, memuru, işçisi, genci, yaşlısı... Şikayet etmek kolaydır, zor olan taşın altına elini koymaktır. Biz yazarız, söyleriz, uyarırız. Gayemiz kimseyi kırmak değil, bu güzel memleketin hak ettiği yere gelmesidir.
Hizmet edene duacı, hizmeti aksatana da takipçi olmaya devam edeceğiz. Çünkü başka Diyarbakır yok.
Kalın sağlıcakla...