Diyarbakır’ın sokaklarında, özellikle tarihi surların gölgesinde yürürken burnunuza gelen o sıcak döner kokusu, yıllardır bu şehrin öğrencisinin, dar gelirlisinin, esnafının en aşina olduğu manzaradır.
Hani şu "fakir yemeği", "öğrenci sığınağı" denilen ayaküstü lezzet... Ancak artık o kokunun arkasında buruk bir tebessüm değil, derin bir çaresizlik var.
Remziye Çelik’in haberinde, Sur’da yıllardır esnaflık yapan Hakan’ın şu sözü aslında her şeyi özetliyor: “Zam yapmak istemezdik, bizi zorladılar.”
Bu cümle, sadece bir esnafın sitemi değil; zincirleme bir ekonomik kabusun, masum bir tavuk dürümün bile nasıl hayal haline geldiğinin itirafıdır.
Hesap ortada, gerçeğin acı tablosu da... Akaryakıta gelen zamlar, tüp fiyatlarındaki tırmanış, et, tavuk ve sebze piyasasındaki önü alınamaz artışlar... Esnaf diyor ki: "Önümüz kış, sebzeye zam geldi, tüpe zam geldi, akaryakıt bizi bitirdi. Biz de zam yapmak istemezdik ama mecbur kaldık."
Haklılar mı? Haklılar. Kendi cebinden karşılayamadığı maliyeti tezgaha yansıtmak zorunda kalan esnaf da mağdur. Peki ya o tezgâhın önünden boynu bükük geçenler?
Bir zamanlar öğle aralarında okullardan akın akın gelen öğrenciler, sıraya girer, doyasıya döner yerdi. Şimdi ne oldu? Küçük boy somun 100 lira, büyük boy 120 lira... Öğrenci için bu rakamlar artık lüks.
Düşünün ki bir genç, okul çıkışında karnını doyurmak yerine sadece o lezzetin kokusuyla yetinmek zorunda kalıyor. Simitle, poğaçayla günü geçiştiriyor ya da evden getirdiği azıkla idare ediyor. Bir neslin sokak kültürü, en temel beslenme hakkı bile sessiz sedasız ellerinden kayıp gidiyor.
Bugün Diyarbakır sokaklarında döner tezgahlarının önünden geçen her gencin iç çekişi, aslında bozulan dengenin en saf, en net aynasıdır. Ve korkarız ki önlem alınmazsa, o tezgahların önü de tamamen sessizliğe bürünecek.