Gece yarısı ansızın patlayan havai fişekler, kulakları tırmalayan egzoz sesleri ve mahalle aralarını pist sanan modifiyeli araçlar… Bir Diyarbakır klasiği daha, bir kentin daha ortak yaşam hakkının gasp ediliş hikayesi.
Yukarıdaki satırlar, gece yarısı çocuğu korkuyla uykusundan fırlayan çaresiz bir anne babanın, sitem dolu bir kent sakininin sesi. Aslında hepimizin ortak feryadı. Diyarbakır’da "eğlenmek" ya da "gösteriş yapmak", ne yazık ki başkalarının huzurunu hiçe sayma özgürlüğüyle karıştırılıyor. Sitenin ortasında, gecenin bir yarısı atılan o havai fişekler bir kutlama değil; hastaya, bebeğe, yaşlıya ve sabaha karşı işe gidecek vatandaşa yapılmış açık bir hürmetsizliktir.
Peki bu sorunun muhatabı kim? Vatandaş haklı olarak soruyor: "Bunun bir yaptırımı yok mu?"
Var. Kağıt üzerinde idari para cezalarından trafikten men edilmeye kadar pek çok yaptırım mevcut. Ancak mesele yaptırımın varlığı değil, uygulanabilirliği ve caydırıcılığı.
"Benim mutluluğum, benim kurallarım" anlayışı, komşuluk hukukunu ve birlikte yaşama kültürünü tamamen tahrip ediyor.
Olay anında kolluk kuvvetlerinin şikayete yetişmesi zaman aldığı için failler genellikle cezasız kalıp olay yerinden uzaklaşıyor.
Bir kentin medeniyet seviyesi, gece yarısı sokaklarının ne kadar sessiz ve huzurlu olduğuyla ölçülür. Kentin idari amirlerinin, emniyet birimlerinin ve site yönetimlerinin bu feryada kulak tıkama lüksü yoktur. Mahalle aralarında devriyelerin artırılması, Plaka Tanıma Sistemleri (PTS) ve kamera kayıtlarıyla bu araçların tespit edilip en ağır cezaların uygulanması artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Diyarbakır halkı, kendi evinde huzurla uyuma hakkını kimseden lütuf olarak istemiyor; bu, en temel kentsel haktır.