Son yıllarda kilo vermek, metabolizmayı hızlandırmak, vücudu yenilemek ve hatta hücreleri temizlemek amacıyla aç kalmanın faydalı olduğu yönünde birçok bilgiyle karşılaşıyoruz.

Özellikle aralıklı oruç olarak bilinen beslenme modeli oldukça popüler hale geldi. Peki aç kaldığımızda vücudumuzda gerçekten neler oluyor? Öncelikle açlık, insan vücudunun yabancı olduğu bir durum değildir. Vücudumuz yemek yemediğimiz zamanlarda enerji ihtiyacını karşılayabilmek için sahip olduğu depoları kullanmaya başlar. Yemeklerden sonra kandaki glikoz öncelikli enerji kaynağı olarak kullanılır. Fazlası ise glikojen olarak depolanır. Bir süre yemek yenmediğinde bu depolar kullanılmaya başlanır ve açlık süresi uzadıkça yağ depolarından enerji kullanımı artar. Yetişkin bir insanın vücudunda, özellikle yağ dokusunda, yaklaşık 50-60 bin kcal veya daha fazla enerji depolanmış olabilir. Ancak bu rakam kişinin kilosuna ve özellikle vücut yağ oranına göre büyük farklılık gösterir. Bu nedenle vücudumuzda yüksek miktarda enerji bulunması, uzun süre aç kalmanın güvenli olduğu anlamına gelmez.

Açlık sırasında vücudumuzda yalnızca enerji kaynağı değişmez. İnsülin düzeyi azalırken yağların enerji amacıyla kullanılmaya başlaması kolaylaşır. Açlık uzadığında karaciğerde yağlardan keton cisimleri üretilir ve bunlar özellikle beynin enerji ihtiyacının bir bölümünü karşılamaya başlar. Bu değişiklikler vücudun yiyecek bulunmadığı durumlara uyum sağlamasının doğal bir sonucudur. Kontrollü şekilde uygulanan aralıklı oruç bazı kişilerde vücut ağırlığının azalmasına, kan şekeri kontrolünün ve insülin duyarlılığının iyileşmesine yardımcı olabilir. Ancak yapılan çalışmalar, aralıklı orucun kilo verme açısından dengeli ve düşük kalorili bir beslenmeden kesin olarak daha üstün olduğunu göstermemektedir. Buradaki en önemli noktalardan biri, kişinin gün boyunca aldığı toplam enerjinin azalması ve uyguladığı beslenme modelini sürdürebilmesidir.

Açlıkla birlikte en çok konuşulan konulardan biri de otofajidir. Otofaji, hücrelerin kendi içlerinde bulunan yaşlanmış, hasar görmüş veya artık kullanılmayan bazı yapıların parçalanarak yeniden değerlendirilmesini sağlayan doğal bir mekanizmadır. Bunu hücrenin kendi bakım ve geri dönüşüm sistemi gibi düşünebiliriz. Enerji alımının azalması ve açlık, bu mekanizmayla ilişkili bazı süreçleri artırabilir. Ancak sosyal medyada sıkça gördüğümüz “16 saat aç kalınca otofaji başlar ve hücreler temizlenir” şeklindeki ifadeler bilimsel olarak bu kadar kesin değildir. Otofaji zaten vücudumuzda sürekli devam eden bir süreçtir ve açlıkla ne ölçüde arttığı farklı dokularda değişebilir. İnsanlarda bu süreci doğrudan ölçmek de oldukça zordur.

Buradan arınma konusuna da değinmek gerekir. Aç kalmanın vücuttaki bütün toksinleri temizlediği veya bir çeşit detoks yaptığı düşüncesi doğru değildir. Vücudumuzun zararlı ve atık maddelerin uzaklaştırılmasında görev yapan karaciğer, böbrekler, akciğerler ve bağırsaklar gibi doğal sistemleri vardır. Otofaji ise daha çok hücre içerisindeki kullanılmayan yapıların geri dönüştürülmesiyle ilgilidir. Dolayısıyla açlığı bir detoks yöntemi olarak görmek yerine, vücudun enerji yetersizliğine verdiği doğal bir yanıt olarak değerlendirmek gerekir.

Açlık ile kanser arasındaki ilişki de son yıllarda araştırılan önemli konulardan biridir. Laboratuvar ve hayvan çalışmalarında açlığın bazı hormonları, kan şekeri düzeyini, inflamasyonu ve hücresel stres mekanizmalarını değiştirerek kanser hücrelerinin davranışını etkileyebileceği gösterilmiştir. Bazı araştırmalarda açlığın kanser tedavilerine duyarlılığı artırabileceği yönünde sonuçlar elde edilmiştir. Ancak bu bulgular, insanların uzun süre aç kalarak kanserden korunabileceği veya kanseri tedavi edebileceği anlamına gelmez. İnsan çalışmalarındaki kanıtlar henüz bu konuda kesin bir öneride bulunmak için yeterli değildir. Özellikle kanser tedavisi gören kişilerin uzun süreli açlık uygulaması, enerji ve protein yetersizliğine ve kas kaybına yol açabileceği için mutlaka hekim ve diyetisyen kontrolünde değerlendirilmelidir.

Gebeler, emziren anneler, çocuklar ve ergenler, ileri yaştaki bireyler, düşük kilolu kişiler ve yeme davranışı bozukluğu öyküsü bulunanlar uzun süreli açlık uygulamalarından kaçınmalıdır. Diyabet hastalarının da özellikle insülin veya kan şekerini düşüren ilaç kullanmaları durumunda doktorlarına danışmadan uzun süre aç kalmaları doğru değildir. Böbrek, karaciğer veya başka kronik hastalığı bulunan kişilerde de beslenme düzeni kişiye özel olarak belirlenmelidir. Ayrıca açlık sırasında yeterli su tüketilmesi gerekir. Yemek yememek ile susuz kalmak aynı şey değildir. Susuzluk, özellikle uzun sürdüğünde ciddi sıvı ve mineral kayıplarına neden olabilir.

Herkesin mutlaka üç ana öğün ve iki ara öğün tüketmesi gerektiğini düşünmek de doğru değildir. Sağlıklı bir yetişkinin beslenme düzeni yaşına, çalışma koşullarına, fiziksel aktivite düzeyine, günlük enerji ihtiyacına ve varsa kronik hastalıklarına göre değişebilir. Bazı kişiler üç ana öğün ve bir veya iki ara öğünle daha rahat beslenirken, bazı kişiler iki veya üç ana öğünle ihtiyaçlarını karşılayabilir. Önemli olan öğün sayısından çok, gün içerisinde yeterli ve dengeli beslenmektir. Aç kalmayı bir mucize veya hızlı çözüm olarak görmek yerine, kişinin yaşamına ve sağlık durumuna uygun bir beslenme düzeninin parçası olarak değerlendirmek en doğru yaklaşımdır.