Diyarbakır… Adı kadim, tarihi derin, dertleri ise boyundan büyük şehir! Sorsan herkes bu şehre sevdalı, sorsan herkes bu şehrin aşığı.
Ama icraata gelince ortada ne sevda kalıyor ne de aşık. Şehrin sokaklarına şöyle bir alıcı gözüyle bakınca, insanın aklına tek bir soru geliyor: Bu memleketin kaderi sahipsiz kalmak mı?
Önce Bağlar’a çevirelim yüzümüzü. Malum, kentsel dönüşüm, metruk binalar filan derken bir ara yıkım furyası başladı. Sonra ne hikmetse kepçelerin motoru sustu, yıkım durdu. Mahalleli isyan edip, şikayet yağmuruna tutunca yetkililer uykudan uyanıp "Ha, sahi bizim burada bir işimiz vardı" diyerek yıkıma tekrar başladı. Yahu mübarekler! O şikayetler gelmese, madde bağımlılarının, fuhuş tacirlerinin karargahına dönmüş o harabeleri turistik tesis niyetine mi sergileyecektiniz? Vatandaşın feryadı olmadan sorunlar bu şehirde neden çözülmez?
Bir yandan bakıyorsunuz, Newroz kapıda. Meydanlar şenlenecek, halaylar çekilecek. Hazırlıklar derseniz, tıkır tıkır işliyor. Elbette kutlanacak, bu şehrin ruhunda var. Ama halaya durmaya gelince omuz omuza verenler, kentin kanayan yaralarına merhem sürmeye gelince neden gözlerine siyah bant çekerler? Eğlenceye açık olan o gözler, memleketin derdine gelince neden kör, neden sağır olur?
Gelelim şu meşhur 2023 depreminin faturasına. Yıl olmuş 2026! Hasarlı binalar yıkılırken iş makineleri kaldırımları un ufak etti. "Enkazdır, kalkar, yapılır" dedik, bekledik. Ama gel gör ki, kaldırım namına ortada eser kalmadı. Yaya yolu ile cadde birbirine kavuştu, kaynaştı. Yeni bir "açıkhava konsepti" yarattılar zahir! Koca üç yıl geçmiş, bozulan kaldırımı onarmaktan aciz bir yönetim anlayışıyla adım atıyoruz sokaklarda.
Sadece merkezin mi canı yanıyor? Hazro’nun yollarına bir bakın. Köy yolları değil, maşallah köstebekler için özel safari parkı! "Kışın onarım olmaz" mazereti hepsinin ezberinde, dillerine pelesenk olmuş. Bre efendiler! Yazın o güneş tepedeyken, en kaliteli malzemeyi kullanıp o asfaltı adam akıllı dökmek aklınıza gelmedi mi? İlla kışın çamura batıp, yazın toza bulanmak mı bu köylünün hakkı?
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, şehrin göbeğinde, tarihe meydan okuyan 495 yıllık bir çeşmemiz var. Yıllara meydan okumuş ama sahipsizliğe yenik düşmüş. En son restorasyon yüzünü 1997’de görmüş. O günden beri kaderine terk edilmiş, sessizce çürüyor. Şehrin göbeğindeki yarım asırlık mirasına sahip çıkamayanlar, geleceği nasıl inşa edecek?
Hasılı kelam; Diyarbakır’ı sevmek, sadece tarihi surlarında fotoğraf çektirip, ciğerini yerken edebiyat parçalamakla olmuyor. Bu sahipsizlik, bu aymazlık artık şehrin omuzlarına ağır geliyor. Bir şekilde bu şehri yönettiğini sananlara duyurulur: Bu devran hep böyle dönmez, bu şehir bu sahipsizliği yutmaz!