Guterres’in “Kürtler tarihin kurbanı oldu” ifadesi, bir siyasi pozisyon almaktan çok, uzun tarihsel bir sürecin sonuçlarını özetleyen bir tespit niteliğindedir.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in bir röportaj sırasında Kürtler için kullandığı “Kürtler tarihin kurbanı oldu” ifadesi, ilk bakışta sade bir cümle gibi görünse de, derin bir tarihsel arka planı içinde barındırır.

Tarihsel kaynaklar, Kürtlerin Mezopotamya’nın kuzeyi ile Zagros ve Toros hattı boyunca uzanan coğrafyada binlerce yıldır varlık gösterdiğini ortaya koymaktadır. Antik dönem metinlerinde yer alan Hurri, Mitanni, Gutî ve Karduk toplulukları, bu coğrafyada yaşayan yerel halkların sürekliliğine işaret eder. Birçok tarihçi, bu toplulukların Kürtlerin etnik ve kültürel oluşum sürecinde önemli bir yer tuttuğu konusunda ortaklaşmaktadır.

MÖ 401 yılında bölgeden geçen Ksenophon’un “Karduklar” hakkında aktardıkları, merkezi otoriteye bağlı olmayan, kendi coğrafyasını savunan yerel bir halktan söz eder. Bu anlatım, Kürtlerin tarih boyunca belirli bir coğrafyada yaşayan, ancak çoğu zaman büyük siyasal yapıların dışında kalan bir toplumsal gerçeklik olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

İslam tarih yazımında Kürtlerin “Ekrad” adıyla anılması ve Diyarbakır, Mardin, Urfa, Cizre, Nusaybin, Haseke ve Halep hattında yaşayan topluluklar olarak kaydedilmesi, bu sürekliliğin Orta Çağ boyunca da devam ettiğini ortaya koyar. Eyyubiler döneminde Halep ve çevresinde Kürt kökenli yöneticilerin etkinliği, Kürtlerin yalnızca dağlık alanlarda değil, bölgesel siyasal yapılarda da yer aldığını gösteren tarihsel bir örnektir.

Buna rağmen Kürtlerin tarihsel deneyimi, büyük imparatorlukların yükseliş ve çöküşleri arasında çoğu zaman kesintiye uğramıştır. Osmanlı ve Safevi gibi imparatorluklar döneminde Kürtler, yerel yapılarla varlıklarını sürdürmüş; ancak bu düzen, imparatorlukların çözülmesiyle birlikte ortadan kalkmıştır. 20. yüzyılın başında çizilen modern devlet sınırları, Kürtlerin yaşadığı tarihsel coğrafyayı parçalarken, bu halkı yeni siyasal sistemlerin dışında bırakmıştır.

António Guterres’in “tarihin kurbanı” ifadesi, tam olarak bu noktaya işaret eder. Buradaki “kurbanlık”, bir halkın pasifliği ya da tarih dışılığı değil; aksine, tarihsel kırılmaların sürekli olarak aleyhine işlemesidir. Kürtler ne tarih sahnesinden silinmiş ne de tarihsel varlıkları siyasal bir statüyle taçlandırılmıştır. Bu arada kalmışlık hâli, yüzyılı aşan bir süre boyunca devam etmiştir.

Bu tespit, geçmişi yeniden yazma ya da bugüne dair bir hüküm verme anlamı taşımaz. Daha çok, tarihsel gerçekliğin adının doğru konulması gerektiğini hatırlatır. Tarihsel sürekliliği olan bir halkın, modern tarih anlatılarında çoğu zaman tali bir unsur gibi ele alınması, bu tür ifadelerin neden hâlâ tartışma yarattığını da açıklar.

Sonuç olarak Guterres’in sözleri, bir polemik değil; tarihsel bir muhasebe çağrısıdır. Kürtlerin yaşadığı deneyimi anlamak, bugünün siyasal tartışmalarını derinleştirmek için değil, geçmişin nasıl şekillendiğini doğru okuyabilmek için önemlidir. Çünkü tarih, ancak doğru adlandırıldığında anlamlı bir geleceğin kapısını aralayabilir.