“Tarih tekerrürden ibarettir” sözü, sadece bir vecize değil; siyaset üretenler için ciddi bir uyarıdır.

Türk-İslam tarihine dikkatle bakıldığında, ittifakların kimlerle kurulduğu ve bu ittifakların kimler tarafından bozulduğu açıkça görülür. Buna rağmen tarihsel hafızanın bugün bilinçli ya da bilinçsiz şekilde görmezden gelindiğine tanık oluyoruz.

Tarih boyunca Arap siyasi yapılarının Türk devletleriyle ilişkileri, çoğu zaman stratejik çıkarlar üzerinden şekillenmiş; kalıcı bir dostluk, eşitlikçi bir kardeşlik hukukuna nadiren dönüşmüştür. Buna karşın Anadolu’nun Türklere yurt olma sürecinde Kürtlerle kurulan ilişki, askeri ittifaktan öte, ortak kader ve komşuluk bilinciyle gelişmiştir. Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan bu birliktelik, sadece savaş meydanlarında değil, toplumsal dokuda da karşılık bulmuştur.

Ne var ki bugün gelinen noktada, bu tarihsel ortaklık yerini dışlayıcı, hatta zaman zaman ırkçı yaklaşımlara bırakmış görünmektedir. Kürtlerin, yüzyıllardır birlikte yaşadıkları coğrafyada söz sahibi olma talebi, bazı çevrelerde varoluşsal bir tehdit gibi algılanmaktadır. Oysa bu refleksin, ne tarihle ne de akılla bağdaşmadığını söylemek gerekir.

Suriye özelinde yaşananlar bu çelişkinin en somut örneklerinden biridir. Kamuoyuna “tehdit” olarak sunulan senaryoların çoğu, bölgenin gerçek aktörlerini görmezden gelen, seçici bir hassasiyet üzerine kuruludur. Ezeli düşman olarak tanımlanan güçlerin bölgedeki fiilî kazanımları karşısında sessiz kalınırken, Kürtlerin kendi tarihsel coğrafyalarında hak talep etmesi felaket senaryoları eşliğinde sunulmaktadır. Bu çifte standart, güvenlik kaygısından çok ideolojik körlüğe işaret etmektedir.

Daha da kaygı verici olan ise, bugün bazı Türk siyasal çevrelerinin, kısa vadeli çıkarlar uğruna, tarihsel olarak birlikte başarı elde ettikleri Kürtleri karşı cepheye iten bir pozisyona savrulmuş olmasıdır. Oysa tarih açıkça göstermiştir ki, Kürtleri karşısına alan her siyasal denklem, uzun vadede kaybetmeye mahkûmdur.

Burada yapılması gereken nettir: Kürtleri bir “sorun” değil, bölgenin doğal ve meşru bir unsuru olarak görmek. Komşuluk hukukunu, kardeşlik zemininde yeniden inşa etmek. Bu yaklaşım, yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin de bölgesel etkisini artıracak; dış müdahalelere karşı en güçlü sigorta olacaktır.

Tarih, birlikte hareket edenlerin kazandığını; kardeşliğini inkâr edenlerin ise bedel ödediğini defalarca göstermiştir. Bugün hâlâ bu yanlıştan dönmek mümkündür. Aksi halde tarih tekerrür edecek, ancak bu kez kaybedenler, geçmişten ders almayanlar olacaktır.