Sevgili okurlarım selamlar. Geçtiğimiz günlerde Silopili fındık işçilerine yönelik gerçekleştirilen saldırı tüm Türkiye'yi hüzne boğdu. Çok zorlu imkanlarla ve ekonomik sıkıntılarla geçim sıkıntısı yaşayan vatandaşlarımızın, aynı zorluklarla verdikleri hayat mücadelesi hepimizin malumu.
Yalnız Doğu'dan yola çıkan fındık işçilerinin sorunları bunlarla da bitmiyor. Geçmişten bu yana fındık işçilerinin yaşadıkları zorluklar içerisinde ekonomik sıkıntılar da söz konusu. Her yıl yaz aylarının sonuna doğru, Doğu ve Güneydoğu’nun şehirlerinden, ilçelerinden, köylerinden binlerce insan yollara düşüyor. Kimi Diyarbakır’dan, kimi Mardin’den, Batman’dan, Şırnak’tan, Siirt’ten, Van’dan, Bitlis’ten, Ağrı’dan. Ve sadece yanlarına birkaç parça eşya, çocuklarının ihtiyaçlarını ve çoğu zaman da büyük bir umudu alarak çıkıyorlar yollara. Gittikleri yer de Karadeniz’in yemyeşil fındık bahçeleri. Birbirinden güzel bölgeleri. Fakat o yeşilliğin ardında, çoğu insanın görmek istemediği başka bir gerçek var: Ağır emek, uzun mesai, düşük kazanç ve çoğu zaman güvencesizlik.
Ve ne yazık ki bu alın terinin karşılığı, çoğu zaman emeğin ağırlığıyla aynı ölçüde olmuyor. Sabahın erken saatlerinde başlayan çalışma, güneş tepede yükselirken daha da ağırlaşıyor. Saatlerce eğilmek, yük taşımak, yokuş çıkmak, fındık toplamak insanı ruhsal ve psikolojik olarak da yoruyor. Kız çocuklarının, elleri öpülesi ve parklarda oyun oynaması gereken ufak erkek çocuklarının zorlu mücadelesi. Kadınların ekonomik zorluklar nedeniyle ağır koşullarda çalıştığı günler, haftalar...
Bazen yağmur altında, bazen kavurucu sıcaklarda. Eller nasırlaşıyor, sırtlar ağrıyor, ayaklar şişiyor ama iş bitmeden dinlenmek kolay değil. Çünkü o gün toplanan fındık, o gün kazanılacak para demektir. Yine o para, memlekette bekleyen bir ailenin mutfağını karşılayabilmek demektir.
Örneğin bir çocuğun okul masrafı demektir ya da Güneydoğu'nun ve Doğu Anadolu'nun zorlu şartlarında kira parasını ödeyebilmek demektir. En azından su, elektrik ve kışın yakacak odunun parasını denkleştirebilmek demektir. Velhasıl kelam sevgili okurlarım, o gün toplanan para hayat pahalılığı içerisinde yaşam mücadelesi verebilmek demektir.
Biliyorum, kimileriniz diyecektir, amma abarttın be Devrim, evet zorluk yaşıyorlar ama sen de konuyu çok duygusallığa vuruyorsun, diyecekleriniz olacaktır. Hiç problem değil, çünkü siz hiç fındık toplayıcılığı yapan bir emekçi ile yüz yüze gelmemişsiniz demek. İşte bu yüzden mevsimlik işçinin “dinleniyorum” deme lüksü çoğu zaman yok.
Bu insanların önemli bir bölümü Doğu ve Güneydoğu’dan geliyor. Yani kilometrelerce yol kat ediyorlar. Yıllardır ekonomik sorunların yük olduğu bölgelerden insanların geçinebilmek için, ülkenin dört bir yanına mevsimlik işçi olarak gitmek zorunda kalmasıdır. Bu tablo bize çok şey söylüyor. Bir çocuk, ailesiyle birlikte başka bir şehrin tarlasında günlerce çalışarak hayatını sürdürmek zorunda kalıyorsa, o çocuğun geleceğini de konuşmak zorundayız.
Sevgili Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Doğu Anadolu Bölgesi milletvekilleri, sizlere sesleniyorum, duyuyor musunuz? Tekrar ediyorum, özellikle sizlere sesleniyorum. Bir çocuk, ailesiyle birlikte başka bir şehrin tarlasında günlerce çalışarak hayatını sürdürmek zorunda kalıyorsa, o çocuğun geleceğini de konuşmak zorundayız. Çünkü hak sadece ama sadece TBMM veyahut sosyal medya mecralarında sağa sola sataşmak ya da ahkam kesmek değildir. Hele bir zahmet bu konuyu da gündeme getirin, zahmet olmazsa...
Hak, hukuk, adalet mi talep ediyorsunuz? Buyrun, işte örneğini veriyorum. Hak, en azından fındık işçisi, benim tabirimle fındık emekçisi çocuğun emeğinin karşılığını alabilmesidir. Hak, o çocuğumuzun insanca yaşayabilmesidir. Hak, ebeveynler için çocuklarının eğitimi sürdürebilmesidir. Hak, bir çocuğun doğduğu yerde yoksulluğa mahkum edilmemesidir.
Bugün fındığın fiyatını konuşuyoruz, öyle mi? Piyasayı konuşuyoruz, gelişmeleri inceliyoruz. Öte yandan üreticiyi konuşuyoruz. İhracatı da eksik etmiyoruz hani. Mamafih Türkiye'mizin dünya fındık üretimindeki yerini konuşuyoruz. Doğru mu? Elhamdülillah. Peki, ya o fındığı toplayan insanı ne kadar konuşuyoruz? Bir kilogram fındığın arkasında kaç saatlik emek olduğunu biliyor muyuz? Filhakika o fındığı toplayan işçinin gün sonunda eline ne geçtiğini gerçekten merak ediyor muyuz? Çadırda, derme çatma alanlarda veya yetersiz koşullarda, kulübelerde ya da yapılarda kalan aileleri görüyor muyuz? Çocukların eğitimden kopmasını, kadınların ve erkeklerin ağır çalışma koşullarını, ulaşım ve barınma sorunlarını yeterince tartışıyor muyuz?
Belki de en acısı şu ki, bir genç gazeteci olarak ben bile bunu fark ediyorken bizim milletvekillerimizin ya da yöneticilerimizin göremediği unsuru iletiyorum: Fındığın dalını görüyoruz ama o dalın altında ezilen insanı görmüyoruz.
Mevsimlik işçilik, Türkiye'nin en görünmez emek alanlarından biridir ve bu alanın en yoğun mesai harcayan insanları da çoğunlukla fark edilmese bile Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun zorlu koşullarında yola çıkan yurttaşları oluyor. İşte, sevgili okur; Bu düzenin adı hayat mücadelesi.
Bu noktada bizim tabirle "edî bese (yeter artık) diyorum. Çünkü ben bu elleri öpülesi insanların sadece ama sadece “fındık işçisi” olarak anılmasını istemiyorum. Onlar emekçi, onlar anne, onlar baba, onlar bizim zaroklar (çocuklar).
Kürt'ü, Türk'ü, Arap'ı, Laz'ı, Çerkez'i hiç fark etmez. Bir insan sabahın beşinde kalkıp akşama kadar alın teri döküyorsa, onun emeği bizim ortak vicdanımızdır. Ama Doğu ve Güneydoğu’dan gelen işçilerin yaşadığı ekonomik sıkışmışlığı, bölgesel yoksulluğu ve fırsat eşitsizliğini ayrıca konuşmak zorundayız. Normalde önce vekillerimizin ve yöneticilerimizin konuşması, bu noktaya parmak basması gerekiyor ama bu iş yine biz gazetecilere düşüyor. Çünkü bazı bölgelerin çocukları yıllardır mevsimlik işçiliğin yükünü daha fazla taşıyor. Bu artık görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir sosyal meseledir.
Devletin, yerel yönetimlerin, işverenlerin ve ilgili kurumların burada ciddi sorumlulukları var. Çalışma saatleri denetlenmeli. İşçilerin ücretleri zamanında ve adil biçimde ödenmeli. Barınma alanları insan onuruna uygun hale getirilmeli. Temiz su, sağlık, ulaşım ve güvenlik gibi temel ihtiyaçlar garanti altına alınmalı. Çocukların eğitimden kopmaması için özel mekanizmalar geliştirilmeli. Mevsimlik tarım işçiliği artık yalnızca birkaç ay süren bir “tarım faaliyeti” olarak görülmemeli. Bu insanların hayatını doğrudan etkileyen büyük bir sosyal politika meselesi olarak ele alınmalı. Çünkü devletin görevi yalnızca üretimin devamını sağlamak değil, özellikle "emeğin sahibini de korumaktır."
Peki, bu noktada bizler ne yapacağız? Anlatayım...
Biz, gazeteciler, siyasetçiler, yöneticiler, idareciler, tüketiciler, akademisyenler, STK'lar ve bu gruba dahil edilecek bugün topluluklar hep birlikte yüksek sesle sormalıyız; Bu fındık hangi ellerden geçti, o eller kaç saat çalıştı, o eller ne kadar kazandı, o eller hangi şartlarda yaşadı, o eller memleketlerinden neden kilometrelerce uzağa gitmek zorunda kaldı? Bu sorulara nice sorular eklenebilir sevgili okurlarım. Binaenaleyh bu soruları sormadan fındığın bereketinden söz etmek eksik kalır. Karadeniz'imizin yeşil tepelerinde fındık dalları sallanırken, Doğu'muzun ve Güneydoğu'muzun insanları alın terlerini o dallara bırakıyor. Belki birkaç ay sonra yeniden memleketlerine dönecekler.
Bu noktada üzerine basa basa ve altını çize çize tekrar ediyorum sevgili okur, edî bese! Fındık dalında büyüyen ürünün yanında, o dalın gölgesinde kalan hayatları da görmenin zamanı geldi. Neden mi, çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, toprağından çıkan ürünün değeriyle değil; o ürünü üreten insanın ne kadar değer gördüğüyle ölçülür.
Sevgili okurlarım, biraz sitemkar biraz da hakikat temalı bir meseleyi, daha doğrusu meselemizi/sorunumuzu kaleme aldım. Bir sonraki yazımızda görüşmemiz dileğiyle. Eşit işe eşit ücret ile kalın...