Sevgili okurlarım, dün ne yazık ki tüm Türkiye'nin acı duyduğu bir hadise meydana geldi. Elinde okul kitabı, defteri ve kalemi ile birlikte okula gitmesi gereken 15 yaşındaki bir şahıs, eğitim aldığı okulda büyük bir şiddet saldırısı gerçekleştirdi.
Geçtiğimiz yıl meydana gelen ve yine öğrenciler tarafından gerçekleştirilen Şanlıurfa ve Kahramanmaraş okul saldırılarını düşündüğümüzde, sadece ama sadece devletin önemli bir unsuru olan Milli Eğitim Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı, kimi zaman da Adalet Bakanlığı'nı yargısız infaz edecek sözler sarf ediyoruz.
Elbette ki bu konularda güvenlik açığının olduğu, tedbirin olmadığı hususlarda eleştiri yapmak bir yurttaş olarak görevimiz. Halihazırda son saldırıda gördük ki, eğitim alan evlatlarımızın silahlı saldırıyla canlarına kast edilmeye çalışılması, güvenlik açığının olup olmadığı sorusunu yine gündemimizin merkezine soktu. Burada bir zafiyet varsa mutlaka gereği yerine getirilmeli ve kamu görevlileri hakkında hukuki süreçler gerçekleştirilmelidir.
Amma velakin, bir çocuğa “şiddet yanlıştır” demek, silahın kötü olduğunu, saldırıların insan haklarına karşı bir suç olduğunu söylemek en başta devletin mi, yani MEB'in mi yoksa ailenin mi görevi? Çünkü çocuklar sadece ama sadece söylenenleri değil, gördüklerini de öğrenir. Evde bağırılan bir çocuk, okulda arkadaşına bağırmanın sıradan olduğunu düşünebilir. Şiddetin konuşulduğu, normalleştirildiği ya da “hak edene yapılır” denildiği bir ortamda büyüyen çocuk, zamanla şiddeti bir çözüm yöntemi olarak görebilir.
Peki burada sorumluluk kimin? Ailenin mi yoksa Milli Eğitim Bakanlığı'nın mı? Öğretmenin mi yoksa hepimizin mi?
Aslında bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü bir çocuğun şiddetten uzak yetişmesi, okulun müfredatına veya ailenin nasihatlerine bırakılamayacak kadar önemli bir meseledir. Bu noktada dijital platformlar da çocukların zihnini körelten adımları meydana getirebilmektedir.
Fakat unutmamamız gerekir ki aile, çocuğun ilk okuludur. Çocuk sevgiyi, merhameti, öfkeyi, paylaşmayı ve sınırları çoğu zaman ilk olarak ailesinde öğrenir. Anne babasının sorunları nasıl çözdüğünü gözlemleyen çocuk, farkında olmadan bir davranış modeli edinir. Anne baba tartışırken birbirini aşağılıyorsa, çocuk için hakaret sıradanlaşabilir. Sorunlar yumrukla çözülüyorsa, çocuk için güç bir iletişim biçimine dönüşebilir. Öfke karşısında konuşmak yerine bağırılıyorsa, çocuk da öfkelendiğinde bağırmayı öğrenebilir. Bu nedenle aileye düşen görev, evladına sadece “arkadaşına vurma” sözünü iletmek değildir. Asıl mesele, çocuğa neden vurmaması gerektiğini yaşatarak gösterebilmektir.
Fakat bütün yükü aileye bırakmak da doğru değildir. Çünkü çocuk gününün önemli bir bölümünü okulda geçiriyor. Okul bir tek matematik, Türkçe, fen veya tarih öğreten bir kurum değildir. Okul aynı zamanda birlikte yaşamanın kurallarının öğrenildiği sosyal bir alandır. İşte tam da burada Milli Eğitim Bakanlığı ve eğitimcilere önemli bir görev düşüyor. Çocuklara şiddetin yanlış olduğunu anlatmak, birkaç afiş asmak veya dönem dönem yapılan seminerlerle sınırlı kalmamalı. Şiddetin nedenleri, sonuçları, akran zorbalığı, dijital zorbalık, öfke kontrolü, empati ve çatışma çözme gibi konular çocukların yaşlarına uygun biçimde eğitim hayatının içerisinde ele alınmalı. Çünkü bugün okul bahçesinde başlayan bir zorbalık, yarın sosyal medyada bir linç kampanyasına dönüşebiliyor.
Özellikle dijital medya okuryazarlığı, dijital zorbalık, dijital sosyal medya kullanımının sebepleri ve sonuçları nereye varır sorusu üzerine sayısız eğitimler gerçekleştirilmelidir. Bu konular üzerine anaokulundan itibaren mühim adımlar atılmalıdır. Bugün sosyal medyada veya internet platformlarında “şaka” denilerek yapılan bir davranışin, başka bir çocuğun hayatında derin bir yara bırakabileceği anlatılmalıdır.
Velhasıl kelam aile davranışıyla, okul ise eğitimle çocukları desteklemeli, örnek olmalıdır. Ha keza toplum da şiddeti alkışlamamalı, normalleştirmemelidir.
Çünkü çocuklara şiddetin yanlış olduğunu anlatıp yetişkinlerin şiddeti “haklı bir öfke” olarak sunması büyük bir çelişkidir. Filhakika bir çocuğa şiddetin yanlış olduğunu öğretmek, aslında yarının yetişkinine nasıl bir insan olması gerektiğini anlatmaktır. Ve bunun tüm sorumluluğunu MEB'e, yalnızca Milli Eğitim Bakanlığı'na yüklemek pek de akla ve mantığa sığmayacak bir husustur.
Baktığımızda Kahramanmaraş, Şanlıurfa ve Manisa'daki okul saldırılarının her birinde ailenin yaptığı yanlışlıklar, ulaşılamaması gereken silahlara çocuklarının vardığını okuduğumuzda aklımıza ilk olarak şu geliyor: şiddetin yanlış olduğunu çocuklara ilk olarak ailenin anlatması gerekiyor. MEB ise devlet kurumunun ağırlığıyla öğrencileri yetiştirmelidir. Mamafih tekrar etmekte fayda var; en büyük sorumluluk, en örnek aile ile başlar.
Sevgili okurlarım, bir sonraki yazımızda görüşmemiz dileğiyle. Şiddetin olmayacağı günlerde görüşmemiz dileğiyle. Hoşça kalın...