Bir insanın seçilerek belediye başkanı olması, onun insan olmaktan çıkması anlamına gelmez. Başkanlık görevi, kişinin özel hayatının, ailesinin, ekonomik yaşamının ve geleceğinin tamamen sona ermesi demek değildir.
Asıl ölçü çok daha basittir: Kamu görevi yürütülürken kamu kaynakları kişisel çıkar için kullanılıyor mu, kullanılmıyor mu?
Eğer bir yönetici görevini yürütürken kamu malına, belediyenin imkânlarına veya halkın parasına el uzatmıyorsa; kendi eviyle, ailesiyle, ekonomik durumuyla ilgili meşru çalışmalar yapması neden başlı başına bir suçlama konusu olsun?
Silvan Belediye Eşbaşkanı Kadri Esen hakkında son günlerde ortaya atılan ev yapımıyla ilgili iddialar tam da bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele ortaya koyuyor. Esen, yaptığı açıklamada evin yapımında belediyeye ait herhangi bir araç veya gerecin kullanılmadığını, masrafların kardeşleriyle birlikte karşılandığını ve bu konuda belediyedeki çalışma arkadaşlarını önceden bilgilendirdiğini ifade ediyor.
Burada elbette hiç kimse bir yöneticiyi denetlemenin yanlış olduğunu söyleyemez. Tam tersine, kamu görevi yapan herkes denetlenmelidir. Bir belediye başkanı da diğer bütün kamu görevlileri gibi yaptığı işlerin hesabını vermeye hazır olmalıdır. Fakat denetim ile itham arasında çok önemli bir fark vardır. Bir konuda şüphe varsa araştırılır, bilgi alınır, belgeye bakılır ve gerçek ortaya çıkarılır. Henüz doğruluğu ortaya konulmamış bir iddia ise toplumun gözünde kesinleşmiş bir suç gibi sunulmamalıdır.
Asıl problemimiz biraz da burada başlıyor.
Biz Kürtler olarak kendi içimizden çıkan yöneticilere karşı zaman zaman çok ağır bir güvensizlik dili oluşturabiliyoruz. Bir insan Kürt kimliğiyle, kendi toplumunun içinden çıkarak bir makamda görev aldığında, onu desteklemekten söz etmiyorum; adil davranmaktan söz ediyorum. Başarılıysa hakkını teslim etmek, yanlış yapıyorsa eleştirmek, suç işlediyse hesabını sormak; ama kanıtlanmamış bir iddia üzerinden onu toplumun önünde mahkûm etmemek gerekiyor.
Çünkü bir yöneticiyi sürekli olarak daha yaptığı işin ne olduğunu anlamadan yıpratmak, yalnızca o kişiye zarar vermez. Toplumun kendi yöneticilerine duyduğu güveni de zayıflatır.
Kürt toplumunun geçmişten bugüne en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de budur: Sağlıklı bir yönetim ve eleştiri kültürü.
Yöneticilerimizi kutsamayalım. Ama sürekli şüpheyle de yaklaşmayalım.
Bir başkanın başkan seçildiği gün hayatının geri kalanının durması gerektiğini düşünmeyelim. Onun da ailesi vardır, çocukları vardır, evi vardır, ekonomik sorumlulukları vardır. Görevini yaptığı sürece kendi özel hayatını ve geleceğini düzenleme hakkı devam eder. Burada belirleyici olan kişinin makamını kullanarak haksız bir menfaat sağlayıp sağlamadığıdır. Ölçümüz bu kadar açık ve adil olmalıdır.
Aksi halde yöneticilerimize şu mesajı vermiş oluruz: “Makamda olduğun sürece özel hayatından vazgeç, kendin için hiçbir şey yapma, çünkü ne yaparsan yap şüpheyle karşılanacaksın.”
Böyle bir anlayış sağlıklı değildir.
Tam tersine, toplum kendi yöneticisine güvenmeyi öğrenirken yönetici de toplumun güvenini boşa çıkarmamak için daha şeffaf davranmalıdır. İki taraflı bir sorumluluktan söz ediyoruz.
Bizim ihtiyacımız olan şey körü körüne sahiplenmek değil, bilinçli sahiplenmektir. Bir yöneticiyi eleştirmek gerektiğinde eleştireceğiz. Fakat eleştiriyi kişisel düşmanlığa dönüştürmeyeceğiz. Bir iddia varsa araştıracağız. Kanıt varsa konuşacağız. Yanlış varsa karşısında duracağız. Yanlış yoksa da insanları zan altında bırakmaktan vazgeçeceğiz.
Çünkü bir toplumun gelişmişliği, yalnızca kaç tane yöneticisinin olduğuyla ölçülmez. O yöneticilere nasıl davrandığı da önemlidir.
Kürt toplumunun bugün ihtiyacı olan şeylerden biri de tam olarak budur: Kendi içimizden çıkan insanlara karşı daha adil, daha bilinçli ve daha kurumsal bir yaklaşım geliştirmek.
Bir Kürt yönetici başarılı olduğunda “zaten görevi bu” deyip küçümsememeliyiz. Bir yanlış yaptığında da “bizdendir” diyerek görmezden gelmemeliyiz. Her iki durumda da aynı ölçüyü kullanmalıyız.
Çünkü gerçek anlamda güçlü bir toplum, yöneticilerini ne putlaştırır ne de sürekli itibarsızlaştırır. Onları denetler, eleştirir, gerektiğinde hesap sorar; ama haksızlığa uğradıklarında da adaletli davranır.
Bugün Silvan'da yaşanan tartışmadan çıkarılabilecek daha geniş ders de budur. Bir iddia ortaya atıldığında önce gerçeği aramalıyız. Bir insan hakkında konuşurken onun da bir ailesi, itibarı ve hayatı olduğunu unutmamalıyız. Hele kamu görevi yapan bir insan hakkında konuşuyorsak, sözümüzün toplumsal etkisini daha fazla düşünmeliyiz.
Kürtlerin kendi geleceği, kendi toplumundan çıkan insanları sürekli birbirine karşı konumlandırmasıyla değil; adil eleştiri, şeffaflık, hesap verebilirlik ve birbirinin emeğine saygı kültürüyle güçlenebilir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz kendi yöneticilerimizi gerçekten yönetebilen insanlar olmak mı istiyoruz, yoksa daha onlar göreve gelir gelmez onları yıpratmaya mı başlayacağız?
Bence doğru olan; yöneticilerimize güvenmekten önce adil olmayı öğrenmek, onlara destek vermekten önce kanıta dayalı konuşmayı öğrenmek ve onları eleştirirken de insan olduklarını unutmamaktır.
Çünkü bir insan başkan seçildi diye hayatı durmaz.
Başkanlık görevi onun kamu sorumluluğudur; hayatının tamamı değildir.
Ve bir yönetici hakkında gerçek bir yanlışlık varsa bunun hesabı elbette sorulmalıdır. Fakat ortada yalnızca bir iddia varsa, hüküm vermeden önce gerçeğin ortaya çıkmasını beklemek de bizim toplumsal sorumluluğumuzdur.
Kendi yöneticilerimize değer vermek, onları eleştirmemek değildir.
Onları adaletli bir ölçüyle değerlendirmektir.
Bence Kürt toplumunun ihtiyaç duyduğu yönetim kültürü de tam olarak buradan başlamalıdır.